Çalı ve Diğerleri/Türkiye – Başvuru No: 21763/20 – HUDOC No: 001-250737 Dönmez ve Diğerleri/Türkiye – Başvuru No: 24039/21 – HUDOC No: 001-250740 Kılıçarslan ve Diğerleri/Türkiye – Başvuru No: 16234/18 – HUDOC No: 001-250734 Karar Tarihi: 23.06.2026
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 23 Haziran 2026 tarihli Çalı ve Diğerleri/Türkiye, Dönmez ve Diğerleri/Türkiye ile Kılıçarslan ve Diğerleri/Türkiye kararları, 15 Temmuz sonrası yürütülen ceza yargılamaları bakımından artık yalnızca tekil başvurular üzerinden okunabilecek kararlar değildir. Bu kararlar, AİHM’in Yüksel Yalçınkaya/Türkiye kararıyla ortaya koyduğu temel ilkelerin münferit bir dosyaya özgü kalmadığını, aksine aynı delil rejimi ve aynı yargısal kabul biçimiyle mahkûm edilen çok sayıda kişi bakımından uygulanmaya devam ettiğini göstermektedir.
Bir ceza yargılamasında en tehlikeli kırılma, mahkemenin delilden sonuca değil, sonuçtan delile gitmeye başlamasıdır. Bu üç kararın ortak önemi de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. AİHM, meseleyi yalnızca “delil yeterli miydi, değil miydi?” sorusu üzerinden ele almamakta; daha temel bir noktaya, yani ceza mahkûmiyetinin hangi hukukî akıl yürütmeyle kurulduğuna bakmaktadır. Bir kişinin cezalandırılabilmesi için o kişinin fiili, kastı, suçla kurduğu bilinçli bağ ve mahkûmiyete esas alınan delillerin bireysel anlamı ayrı ayrı tartışılmalıdır. Ceza hukuku kategorik kabullerle, varsayımlarla veya otomatik delil değerleriyle işletilemez.
Çalı kararında adil yargılanma hakkı bakımından ortaya çıkan sorun, savunma hakkının şeklen tanınması ile etkili şekilde kullanılabilmesi arasındaki farkı yeniden görünür kılmaktadır. Adil yargılanma hakkı, yalnızca duruşma yapılması ya da sanığa söz verilmesi değildir. Savunmanın delile erişebilmesi, delilin güvenilirliğini sorgulayabilmesi, mahkemenin ileri sürülen itirazları gerçekten değerlendirmesi ve mahkûmiyet gerekçesinin denetlenebilir açıklıkta olması gerekir. Özellikle dijital delillere dayalı yargılamalarda bu güvenceler daha da önemlidir. Çünkü sanık, teknik niteliği ağır basan bir veriye karşı ancak o verinin kaynağına, elde ediliş yöntemine, bütünlüğüne ve yorumlanma biçimine erişebildiği ölçüde etkili savunma yapabilir.
Dönmez kararında öne çıkan kanunilik ilkesi ise ceza hukukunun en sert ve en vazgeçilmez sınırlarından biridir. AİHS m. 7, kimsenin işlendiği zaman suç oluşturmayan bir fiilden dolayı cezalandırılamayacağını güvence altına alır. Ancak bu ilke yalnızca kanunda bir suç tipinin bulunup bulunmadığıyla sınırlı değildir. Kanunun uygulanma biçimi de öngörülebilir olmalıdır. Bir kişinin hangi davranışının hangi nedenle suç sayıldığını makul biçimde öngöremediği, suçun unsurlarının geniş yorumla sonradan doldurulduğu veya delil niteliğindeki bazı olguların doğrudan suçun kendisi gibi kabul edildiği durumlarda, kanunilik ilkesi biçimsel olarak değil, özü itibarıyla ihlal edilmiş olur.
Kılıçarslan kararında hem kanunilik hem adil yargılanma yönünden yapılan değerlendirme daha kapsamlı bir soruna işaret etmektedir. Burada mesele yalnızca tek bir mahkemenin hatalı değerlendirmesi değildir. Sorun, benzer dosyalarda tekrar eden bir yargılama pratiğidir. Mahkûmiyet kararlarında çoğu zaman delilin ne söylediğinden ziyade, delile hangi kategorik anlamın yüklendiği belirleyici olmuştur. Oysa ceza yargılamasında delil, mahkemenin ön kabulünü doğrulayan bir araç değil; maddi gerçeğe ulaşmayı sağlayan, tartışmaya açık, savunma tarafından sınanabilir ve hâkim tarafından gerekçeli şekilde değerlendirilebilir bir unsurdur.
Bu kararların ortak noktası, ByLock ve benzeri dijital delillere ilişkin yargısal yaklaşımın AİHM denetiminden geçememesidir. AİHM’in eleştirisi, herhangi bir dijital verinin hiçbir şekilde delil olamayacağı yönünde değildir. Mahkeme’nin söylediği daha teknik ve daha hukukidir: Bir dijital veri, tek başına, otomatik ve kesin mahkûmiyet sonucu doğuracak biçimde kullanılamaz. O verinin kişiye aidiyeti, kullanım biçimi, bağlamı, suçun unsurlarıyla ilişkisi ve savunma tarafından sorgulanabilirliği ortaya konulmalıdır. Aksi takdirde ceza muhakemesi, delilden sonuca giden bir muhakeme olmaktan çıkar; sonuçtan delile doğru kurulan kapalı bir kabule dönüşür.
Türk ceza hukuku bakımından da aslında bu yaklaşım yabancı değildir. Suçun maddi unsuru, manevi unsuru, kusur ilkesi, şüpheden sanık yararlanır ilkesi ve mahkûmiyet için her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil aranması, yalnızca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin değil, Türk ceza yargılamasının da temel kabulleridir. Bu nedenle AİHM’in bu kararları, dışarıdan gelen soyut bir eleştiri gibi görülmemelidir. Aksine, Türkiye’nin kendi ceza hukuku ilkeleriyle de uyumlu olan temel güvencelerin hatırlatılması niteliğindedir.
Kararların iç hukuka etkisi bakımından en önemli başlık yeniden yargılama meselesidir. AİHM’in ihlal tespiti yaptığı dosyalarda, ihlalin mahkûmiyetin esasına ve yargılamanın adilliğine ilişkin olduğu açıktır. Bu nedenle yalnızca “ihlalin tespit edilmesi” ile yetinilmesi yeterli olmayacaktır. Benzer nitelikteki dosyalarda mahkemelerin, AİHM’in ortaya koyduğu ilkeleri şeklen anmakla kalmayıp, somut dosya üzerinden yeniden uygulaması gerekir. Yeniden yargılama, eski hükmün birkaç cümleyle teyit edildiği bir usul işlemi değil; delillerin, savunma itirazlarının ve suçun unsurlarının AİHM standartları ışığında gerçekten yeniden değerlendirildiği etkili bir giderim yolu olmalıdır.
Bu noktada Türk yargısının önünde ciddi bir sınav bulunmaktadır. AİHM kararlarının uygulanması, yalnızca başvurucu lehine sonuç doğuran teknik bir prosedür olarak ele alınırsa, benzer ihlallerin yeniden üretilmesi kaçınılmaz olur. Oysa bu kararlar, yargılamanın bütün mantığına ilişkindir. Mahkemeler, örgüt üyeliği mahkûmiyetlerinde soyut aidiyet değerlendirmesiyle yetinemez. Her sanık bakımından, örgütün niteliğini bilme, suç oluşturan amaçla bilinçli ve iradi bağ kurma, süreklilik, yoğunluk ve çeşitlilik gösteren fiillerle bu bağın ortaya konulması gibi unsurlar tartışılmalıdır. Bu tartışma yapılmadan verilen mahkûmiyet kararları, yalnızca AİHM önünde değil, ceza hukukunun temel ilkeleri karşısında da sorunludur.
Çalı, Dönmez ve Kılıçarslan kararları bu yönüyle Yalçınkaya kararının devamı olmakla birlikte, ondan daha geniş bir pratik sonuç doğurmaktadır. Artık mesele bir kişinin davası olmaktan çıkmış, çok sayıda başvuruyu ilgilendiren ortak bir hukuk sorunu haline gelmiştir. AİHM’in aynı hukuki çizgiyi farklı grup kararlarında sürdürmesi, iç hukuk makamlarına verilen mesajı da güçlendirmektedir: Mahkûmiyetler, delillerin gerçek anlamda tartışıldığı, savunmanın etkili şekilde dinlendiği, suçun unsurlarının bireyselleştirildiği ve kanunilik ilkesinin dar yorumlandığı bir yargılama sonunda kurulmadıkça Sözleşme standartlarıyla uyumlu kabul edilemez.
Sonuç olarak bu kararlar, 15 Temmuz sonrası yürütülen ceza yargılamalarının hukuk devleti ilkesi bakımından yeniden ve ciddi biçimde ele alınması gerektiğini göstermektedir. AİHM’in verdiği mesaj teknik değil, esastan bir mesajdır: Ceza hukuku, toplu kabullerle değil bireysel sorumlulukla işler. Delil, peşinen belirlenmiş sonuca hizmet eden bir unsur değil, adil yargılamanın denetlenebilir aracıdır. Kanunilik ilkesi ise olağan dönemlerde olduğu kadar olağanüstü dönemlerin ardından da geçerliliğini koruyan temel bir güvencedir.
Bu nedenle Çalı, Dönmez ve Kılıçarslan kararları yalnızca AİHM içtihadına eklenen yeni kararlar olarak görülmemelidir. Bu kararlar, Türkiye’de ceza yargılamasının delil, gerekçe, savunma ve kanunilik ekseninde yeniden düşünülmesi gerektiğini ortaya koyan güçlü birer hukuki uyarıdır. Asıl mesele artık bu kararların ne söylediği değil; iç hukuk makamlarının bu sözden ne anlayacağı ve bunu yargılama pratiğine ne ölçüde yansıtacağıdır.

