İKTİDARIN SUSTUĞU YERDE HUKUK KONUŞMALI
Darbeyle gerçek bir hesaplaşma; yalnız sanıkları değil, ihbarı yönetenleri, raporu saklayanları ve tasfiyeyi fırsata çevirenleri de sorgular.
Aradan on yıl geçti. İktidar 15 Temmuz’u her yıl daha yüksek sesle anlatıyor; fakat olayın en kritik saatlerine ilişkin sorulara aynı ölçüde sessiz kalıyor. Siyasi ve medyatik avanesi de bu sessizliğin çevresine bir dokunulmazlık duvarı örüyor: Soruyu soranı “darbeci”, “hain” veya “örgüt ağzıyla konuşan” ilan et; sonra sorunun kendisini ortadan kaldır. Oysa bir iktidarın resmî anlatısına kayıtsız şartsız inanmak yurttaşlık görevi değildir. Yurttaşın görevi devleti sorgulamak, devletin görevi ise elindeki belgeyi açıklamaktır.
İlk ve en ağır soru şudur: 15 Temmuz Araştırma Komisyonunun nihai raporu nerededir? Komisyon 4 Ocak 2017’de çalışmalarını bitirdi. Dönemin Komisyon Başkanı Reşat Petek raporun 12 Temmuz 2017’de TBMM Başkanlığına sunulduğunu söyledi. Buna rağmen rapor Genel Kurul gündemine alınmadı, Meclis kayıtlarında akıbeti belirsizleşti ve bütün ekleriyle kamuoyuna açıklanmadı. Bu garabet 2020’de resmî bir soru önergesine, Haziran 2026’da ise yirmi dört soruluk yeni bir Meclis girişimine konu oldu. Uçuş kayıtlarının, kritik kamu görevlileri ile siyasetçilerin telefon trafiğinin ve reddedilen önergelerin açıklanması taleplerinin karşılanmadığı da kamuoyuna yansıdı.2 Yüz binlerce insanın hayatını altüst eden bir olayın raporu on yıldır ortada yoksa, iktidarın “her şey aydınlandı” demesi hakikate değil, yalnız kendi propaganda gücüne dayanır.
Daha vahimi, karanlık noktaları açıklayabilecek kişiler bilinçli biçimde komisyonun dışında tutuldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan dinlenmedi. TBMM’nin 1 Aralık 2016 tarihli tutanağı özellikle ibretliktir. Akar ile Fidan’ın çağrılmasını isteyen komisyon üyeleri, en kritik zaman diliminin yaklaşık 15.30 ile 22.00 arası olduğunu; MİT’e gelen ihbarın, hava sahasının kapatılması ve zırhlı birliklerin kışladan çıkarılmaması gibi tedbirlere yol açacak kadar ciddi bulunduğunu anlattı. Komisyon Başkanından öneriyi oylaması istendiğinde verilen cevap “süreç devam ediyor” oldu ve oylama yapılmadı.3 Aynı toplantıda Komisyon Başkanı, komisyonu eleştiren gazetecilere karşı tekzip ve içerik çıkarma kararları aldığını uzun uzun anlatıyordu. Sonuçta Kızılay ve Borsa İstanbul yöneticileri dâhil pek çok kişi dinlendi; fakat devletin askerî ve istihbarî tepesindeki iki isim milletin Meclisinin karşısına çıkarılmadı. Eleştiriye cevap vermek yerine eleştiriyi susturmayı, kilit tanığı dinlemek yerine tali kişileri çağırmayı seçen bu faaliyete araştırma değil, resmî hikâyeye uygun tanık seçimi denir.
Sorular hâlâ son derece yalındır: İhbarın gerçek içeriği neydi? Hakan Fidan ile Hulusi Akar o saatlerde ne görüştü? İhbar, uçuşları ve zırhlı birlikleri sınırlayacak kadar önemliyse Cumhurbaşkanı ile Başbakan neden derhâl bilgilendirilmedi? Kuvvet komutanları neden ortak bir kriz masasında toplanmadı? Önleyici emirler neden bütün birliklerde etkili olmadı? Komisyon üyelerinin de sorduğu gibi, yeterli olduğu anlaşılan zaman niçin kullanılamadı? Erdoğan, Yıldırım, Akar ve Fidan’ın anlatımları neden çapraz soruya açılmadı? Bunların cevabı bir parti genel merkezinde değil, tutanak altındaki bağımsız bir soruşturmada verilmeliydi.
Burada kolaycı bir hüküm kurmuyorum. Açıklanamayan her olay, darbenin iktidar tarafından planlandığını veya bilerek gerçekleşmesine izin verildiğini kendiliğinden kanıtlamaz. Ceza hukukunda kuşku, hükmün yerine geçemez. Fakat aynı ilkenin iktidar bakımından da sonucu vardır: Delilleri açmayan, kritik tanıkları dinletmeyen, raporu yayımlamayan ve soruları yaftayla bastıran yönetim, doğan kuşkunun siyasi sorumluluğundan kaçamaz. “Komplo teorisi” sözü, belge açıklamamanın mazereti değildir. Şeffaflıktan kaçanların, toplumdan körü körüne güven bekleme hakkı yoktur.
Adil Öksüz dosyası bu çifte standardın en çarpıcı örneğidir. İktidarın darbenin sivil yöneticilerinden biri olarak gösterdiği Öksüz, Akıncı Üssü’nden çıkan pilotlarla birlikte yakalandı. “Tarla bakıyordum” savunmasının ardından Hâkim Köksal Şahin tarafından serbest bırakıldı; savcılığın itirazını inceleyen Hâkim Çetin Sönmez de salıverme kararını değiştirmedi ve Öksüz kayıplara karıştı. TBMM tutanaklarında bir AKP milletvekili dahi bu durumu “muamma” olarak nitelendirdi; eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Kılıçlar, o gece uçaklar havadayken arsa bakıldığı iddiasına “kargaların da güleceğini” söyledi. Dosyadaki bilgi ve belgelerin eksiltilip eksiltilmediği, Öksüz’ün serbest bırakılmasında etkili bir telefon talimatı bulunup bulunmadığı ve tahliye zincirindeki ihmaller komisyon gündemine getirildi.4 Bank Asya’da hesabı olduğu için aylarca tutuklu kalan insanlarla, darbenin “kara kutusu” denilen kişinin iki günde salıverilmesi arasındaki uçurumu açıklayamayan bir iktidar adaletten söz edemez.
İktidarın 15 Temmuz’u nasıl okuduğunu en açık biçimde yine Erdoğan’ın kendi sözü gösterdi. Darbe henüz bütünüyle bastırılmadan, Atatürk Havalimanı’nda bu kalkışmanın orduyu temizlemek için “Allah’ın büyük bir lütfu” olduğunu söyledi. Ardından daha ertesi gün 2.745 hâkim ve savcı görevden uzaklaştırıldı; birkaç gün içinde on binlerce asker, öğretmen, polis ve kamu çalışanı hakkında işlem yapıldı.5 Bir gecede binlerce kişi için bireysel, doğrulanabilir ve hukuken denetlenmiş dosya hazırlanamayacağı açıktır. Bu hız, tasfiye listelerinin darbeden önce hazırlandığı yönündeki kuşkuyu haklı kılar; darbe, o listeleri bir gecede işletmenin gerekçesine çevrilmiştir. Bu tespit darbeyi inkâr etmek değildir. İktidarın, gerçek bir saldırıyı hazır bekleyen tasfiye planını meşrulaştırmak için fırsata çevirdiğini söylemektir.
Üstelik iktidar kendisini bu hikâyede yalnızca mağdur gibi sunamaz. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin de kayda geçirdiği üzere Gülen hareketi, iktidar partisinin eski müttefikiydi ve uzun yıllar yasal biçimde faaliyet gösterdi.6 Yargı, emniyet, eğitim ve bürokraside bu yapının güçlenmesinden söz ediliyorsa, onu yıllarca koruyan siyasi tercihlerin de hesabı sorulmalıdır. Kimler bu kadroları atadı, terfi ettirdi, önlerini açtı? Ergenekon ve Balyoz gibi sonradan çöken davalarda aynı yargı ve emniyet kadrolarının ürettiği dosyalar neden iktidar tarafından alkışlandı? Dünün ortağı bugünün şeytanı ilan edildi; fakat ortaklığın iktidar tarafı hiçbir zaman sanık sandalyesine, hatta ciddi bir siyasi sorgunun karşısına oturmadı. Fatura öğretmene, esnafa, öğrenciye ve ailelere kesildi; kararları veren siyasetçiler ise kendilerine kahramanlık payesi biçti.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 12 Temmuz 2026’da açıkladığı rakamlar bile bu düzenin gerçek boyutunu saklayamıyor: 720.338 kişi hakkında adli işlem yapıldı; 127.102 kişi mahkûm edildi, 124.743 kişi beraat etti, 83.404 kişi hakkındaki süreç ise hâlen devam ediyor. Cezaevlerinde 10.485 kişi bulunurken 33.827 kişi hakkında yakalama kararı var. Buna karşılık Bakanın “fiilî darbe davaları” dediği 289 dosyada mahkûm edilenlerin toplamı yalnızca 4.891.7 Darbeye doğrudan katılanlarla yüz binlerce insanın aynı devasa suçlama havuzuna doldurulduğunu bundan daha açık hangi sayı anlatabilir?
İktidar ve sözcüleri, 124 bini aşan beraati yargının titizliğine kanıt diye sunuyor. Bu, haksız yere açılmış yaranın büyüklüğünü hekimin başarısı saymaya benziyor. Beraat eden kişi aylarca tutuklu kaldıysa, işini kaybettiyse, pasaportu iptal edildiyse, çocukları okulda damgalandıysa ve ailesi yıllarca açlığa mahkûm edildiyse “sonunda beraat etti” demek adalet değildir. İktidarın medya memurları da beraat haberini görmez, ilk gözaltı fotoğrafını yıllarca suçluluk belgesi gibi dolaştırır. Çünkü bu düzenin amacı gerçeği bulmak değil, şüpheyi sürekli canlı tutarak itaat üretmektir.
OHAL kararnameleri bu siyasi tasfiyenin hukuk kılığına sokulmuş aracı oldu. Venedik Komisyonu daha Aralık 2016’da yetkilerin Türk Anayasası ve uluslararası hukukun sınırlarını aştığını; kişiye özel listelerle yapılan toplu ihraçların bireyselleştirilmediğini, doğrulanabilir delillere dayanmadığını, savunma güvencelerini ortadan kaldırdığını ve aile fertlerini de cezalandırdığını tespit etti.8 Resmî verilere göre 125.678 kamu görevlisi ihraç edildi, 2.761 kurum kapatıldı. OHAL Komisyonuna yapılan 127.292 başvurunun yalnızca 17.960’ı kabul edildi; 109.332 başvuru reddedildi.9 Önce insanı bir gecede mesleğinden çıkarıp sonra yıllarca kapalı bir dosyanın önünde bekletmek, hukuk yolu değil bürokratik eziyettir.
Bu sırada tasfiyeyi denetlemesi gereken yargı da yürütmenin gölgesine sokuldu. Binlerce hâkim ve savcı bir gecede uzaklaştırıldı, yerlerine yapılan kitlesel alımların şeffaflığı sürekli tartışıldı. BM İnsan Hakları Komitesi 2024’te, hâkim ve savcıların usul güvenceleri olmadan ihraç edilmesinden ve yeni atamaların siyasi ölçütlere, yürütme etkisine açık olduğu yönündeki bildirimlerden kaygı duydu. Savunmanın dosyaya erişiminin sınırlanması, avukat görüşmelerine müdahale ve uzun tutukluluk da aynı raporda yer aldı.10 İktidarın hoşuna gitmeyen kararı veren hâkim kendi geleceğinden korkuyorsa, orada mahkeme vardır ama bağımsız yargı yoktur.
AİHM kararları bu çürümenin münferit değil sistemik olduğunu gösterdi. Akgün kararında, ByLock kullanıldığına ilişkin ham tespitin tek başına makul şüpheye yetmeyeceği; Turan ve Diğerleri kararında ise hâkim ve savcıları tutuklamak için “suçüstü” kavramının öngörülemez biçimde genişletilemeyeceği kabul edildi.11 Yüksel Yalçınkaya Büyük Daire kararında ByLock’u otomatik suçluluk karinesine çeviren yaklaşım nedeniyle kanunsuz ceza olmaz ve adil yargılanma ilkelerinin, yasal sendika ve dernek üyeliğinin delil yapılması nedeniyle de örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmedildi. Yaklaşık 100 bin kullanıcı ve binlerce benzer başvuru nedeniyle sorunun sistemik olduğu açıkça belirtildi.12
2026 kararları iktidarın “birkaç hatalı dosya” savunmasını tümüyle çökertti. AİHM Büyük Dairesi, 5 Mayıs 2026 tarihli Yasak kararında kişisel kusur ve suç kastının öngörülebilir biçimde ortaya konulmaması nedeniyle kanunsuz ceza olmaz ilkesinin, cezaevi koşulları nedeniyle de insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağının ihlal edildiğine karar verdi.13 Ardından 23 Haziran 2026’da Kılıçarslan, Çalı ve Dönmez gruplarında toplam 893 başvurucu yönünden yeni ihlal kararları çıktı.14 İktidarın yargıdaki avanesi yüz binlerce dosyada aynı şablonu çoğalttı; Strasbourg şimdi bu seri üretim adaletsizliğin faturasını tek tek Türkiye’nin önüne koyuyor.
Hukuksuzluğun en karanlık yüzü gözaltı merkezlerinde ve cezaevlerinde ortaya çıktı. Human Rights Watch, 2016 ve 2017 raporlarında ağır dayak, stres pozisyonu, uykusuz bırakma, cinsel saldırı ve tecavüz tehdidi iddialarını; yirmi iki kişiyi kapsayan on işkence dosyasını ve devlet görevlilerinin müdahil olduğuna işaret eden kaçırılma vakalarını belgeledi.15 Her iddia elbette bağımsız soruşturmayla doğrulanmalıdır. Fakat BM İnsan Hakları Komitesi 2024’te, artan işkence ve kötü muamele iddiaları ile etkisiz soruşturmaların fiilî cezasızlık yarattığını söylerken Türkiye 2025 tarihli cevabında yine “sıfır tolerans” sloganına sığındı.16 Sıfır tolerans, kaç kamu görevlisinin etkili biçimde yargılandığı açıklanmıyorsa yalnızca basın bültenidir.
Bu düzen insanları yalnız cezaevine değil, Meriç’in ve Ege’nin sularına da sürükledi. Kasım 2017’de Hüseyin ve Nur Maden ile çocukları Nadire, Bahar ve Feridun’un bedenleri Midilli kıyılarına vurdu. Aile, soruşturmalar ve pasaport engelleri nedeniyle Türkiye’den düzensiz yolla çıkmaya çalışıyordu. Şubat 2018’de Meriç’te bir kadın ile iki çocuk boğuldu; Temmuz 2018’de öğretmen Hatice Akçabay ve üç küçük çocuğu tekneleri devrildikten sonra kayboldu.17 Bu ölümlerin doğrudan maddi nedeni batan tekne ve azgın nehirdir. Fakat vatandaşını pasaportsuz, işsiz, damgalanmış ve adil yargılanma umudunu yitirmiş bir kaçak hâline getiren iktidar, ortaya çıkan insanî felaketteki siyasi payını inkâr edemez.
Gerçek bir hesaplaşmanın yolu bellidir. Araştırma Komisyonu raporu bütün ekleri, karşı oyları, reddedilen önergeleri ve yazışmalarıyla yayımlanmalıdır. Erdoğan, Yıldırım, Akar ve Fidan bağımsız bir komisyon önünde dinlenmeli; ihbarın saat saat seyri, uçuş kayıtları, telefon trafiği ve verilen askerî emirler açıklanmalıdır. Adil Öksüz’ün salıverilme zinciri, dosyadaki eksiklik iddiaları ve kaçışına ilişkin bütün kamu görevlileri yönünden etkili soruşturma yürütülmelidir. AKP ile Gülen hareketi arasındaki eski ittifakın bürokratik sonuçları siyasi sorumluluk bakımından incelenmelidir. Kişisel kastı ve organik bağı somutlaştırmayan mahkûmiyetler yeniden ele alınmalı; haksız ihraç edilenlere görevleri, itibarları ve zararları iade edilmelidir. İşkence, kaçırılma ve gözaltında ölüm iddialarında kamu görevlilerini koruyan cezasızlık zırhı kırılmalıdır.
15 Temmuz gecesinde öldürülenlerle, 15 Temmuz’dan sonra hukuksuzluğa uğrayanlar birbirinin rakibi değildir. Şehitlerin hatırasını korumak, iktidarın her söylediğine inanmak demek değildir; tam tersine o insanların neden korunamadığını sormayı gerektirir. Meclisi bombalayanların hesabı elbette sorulmalıdır. Fakat Meclisin soru sorma yetkisini etkisizleştirenlerin, raporu kamuoyundan saklayanların ve ülkenin yarısını şüpheli ilan edenlerin de demokratik ve hukuki hesabı vardır.
On yıl sonra söylenmesi gereken söz açıktır: 15 Temmuz, Erdoğan iktidarının tapulu malı değildir. Ne AKP’nin seçim sloganı ne de siyasi ve medyatik avanesinin muhalifleri susturmak için kullanacağı bir sadakat testidir. Darbeler hukuku askıya aldıkları için suçtur. Seçilmiş bir iktidar da aynı hukuku OHAL kararnameleriyle, toplu listelerle, talimat hissi veren mahkemelerle ve saklanan raporlarla işlevsizleştirdiğinde demokratik meşruiyetini kendi eliyle tüketir. Hiçbir askerî darbe, hiçbir terör tehdidi ve hiçbir seçilmiş iktidar hukukun dışına çıkma hakkına sahip değildir.
KAYNAKLAR VE KARARLAR · 12 TEMMUZ 2026 İTİBARIYLA
- AKPM, Resolution 2156 (2017); TBMM tutanakları (güncel resmî can kaybı: 251). [erişim: 1, 2]
- TBMM Komisyon tutanakları; 14 Şubat 2020 tarihli soru önergesi; raporun akıbetine ilişkin 5 Haziran 2026 tarihli haber. [erişim: 1, 2, 3]
- TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu, 1 Aralık 2016 tarihli 19’uncu toplantı tutanağı. [erişim]
- TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu, 2 ve 24 Kasım 2016 tarihli tutanaklar. [erişim: 1, 2]
- Time, Erdoğan’ın “lütuf” açıklaması ve darbe sonrası ilk tasfiyeler, Temmuz 2016. [erişim: 1, 2]
- AKPM, Resolution 2156 (2017), §§ 14–20; Le Monde, 22 Ekim 2024. [erişim: 1, 2]
- Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 12 Temmuz 2026 tarihli açıklaması. [erişim]
- Venedik Komisyonu, CDL-AD(2016)037, 12 Aralık 2016, §§ 224–227. [erişim]
- Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı, Gülenist movement, Turkey, Ağustos 2025. [erişim]
- BM İnsan Hakları Komitesi, CCPR/C/TUR/CO/2, 28 Kasım 2024, §§ 39–46. [erişim]
- AİHM, Akgün/Türkiye, 20 Temmuz 2021; Turan ve Diğerleri/Türkiye, 23 Kasım 2021. [erişim: 1, 2]
- AİHM Büyük Daire, Yüksel Yalçınkaya/Türkiye, 26 Eylül 2023. [erişim]
- AİHM Büyük Daire, Yasak/Türkiye, 5 Mayıs 2026. [erişim]
- AİHM, Kılıçarslan, Çalı ve Dönmez ve Diğerleri/Türkiye, 23 Haziran 2026. [erişim: 1, 2, 3]
- Human Rights Watch, A Blank Check (2016) ve In Custody (2017). [erişim: 1, 2]
- BM İnsan Hakları Komitesi 2024 sonuç gözlemleri; Türkiye’nin CAT takip cevabı, 12 Ağustos 2025. [erişim: 1, 2]
- Euronews, 23 Kasım 2017 ve 20 Temmuz 2018; Reuters, 28 Mart 2018. [erişim: 1, 2, 3]

