İlhan İşbilen’in on yılı aşan tutukluluğu üzerine
İlhan İşbilen dosyasına baktığımda önümde duran şeyin yalnızca uzamış bir tutukluluk olmadığını görüyorum. Bu dosya, devlet gücünün hukukla arasına koyması gereken mesafeyi kaybettiğinde bir insan hayatını nasıl ağır ağır öğütebildiğinin fotoğrafıdır. Üstelik bu fotoğrafın merkezinde genç, sağlıklı ve hayatının uzun yılları önünde duran biri yoktur. Seksen yaşında, cezaevinde iki kez beyin felci geçirdiği bildirilen, duruşma salonunda fenalaşarak hastaneye kaldırılan ve artık her yeni günü sağlık bakımından ayrı bir risk taşıyan İlhan İşbilen vardır.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin resmî kayıtlarına göre 1 Nisan 1946 doğumlu olan İşbilen, 24. Dönem İzmir milletvekilliği yaptı. 14 Aralık 2015’ten bu yana özgürlüğünden yoksun. Takvim hesabıyla on yılı aşan bir süreden söz ediyoruz. Fakat ileri yaştaki bir insan bakımından on yıl, takvimden düşülen sıradan bir zaman dilimi değildir; ömrün kalan kısmının çok büyük bölümüdür. Devlet bir insanın hayatından bu kadar uzun bir süreyi aldığında, bunun hesabını “dosya kapsamı” ve birbirinin kopyası tutukluluk gerekçeleriyle geçiştiremez.
Hükümet yetkilileri yıllardır aynı cümleyi büyük bir rahatlıkla tekrarlıyor: “Türkiye bir hukuk devletidir.” Söylemesi kolay. Hukuk devleti, iktidarın hoşuna giden kararların altına yazılan süslü bir ibare değildir. Asıl hukuk devleti sınavı, iktidarın karşısında gördüğü kişiye ne yaptığıyla verilir. Bir zamanlar aynı partinin sıralarında oturduğunuz, aynı Meclis çatısı altında siyaset yaptığınız bir insan, yollar ayrılınca birdenbire hukukun bütün güvencelerinden mahrum bırakılıyorsa burada adaletten çok siyasî husumetin gölgesi görünür. Dün yanınızda olduğu için makbul saydığınız birini bugün karşınızda gördüğünüz için hukuk dışına itmek, devlet ciddiyeti değil; gücün verdiği hoyratlıktır.
Şunu özellikle söylemek gerekir: Ben burada İlhan İşbilen hakkındaki suçlamaların esasını bir köşe yazısıyla karara bağlamıyorum. Buna zaten hiç kimsenin hakkı yoktur. Suçluluğa karar verecek olan, bağımsız ve tarafsız bir mahkemedir. Ne var ki tam da bu sebeple, hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmayan bir insanı on yılı aşkın süre boyunca fiilen ceza çekiyormuş gibi içeride tutmak kabul edilemez. Tutuklama bir koruma tedbiridir; iktidarın hoşlanmadığı kişiye önceden kesilmiş ceza değildir.
Dosyanın yargısal seyri de hükümet yanlısı çevrelerin göstermeye çalıştığı kadar tartışmasız değildir. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 2022’deki bozma kararının ardından yerel mahkemenin direnmesi üzerine dosya Ceza Genel Kuruluna gitti. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 9 Nisan 2025’te hükmü oybirliğiyle yeniden bozdu. Gerekçe, bir virgül hatası ya da önemsiz bir usul ayrıntısı değildi. Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşü usulüne uygun alınmadan hüküm kurulmuş, sanıkların savunma hakkı kısıtlanmıştı. Savunma hakkının kısıtlandığını bizzat ülkenin en yüksek ceza yargısı mercilerinden biri tespit ederken, İşbilen’i hâlâ peşinen suçlu muamelesine tâbi tutmak hukuken de vicdanen de izah edilemez.
Buradaki çelişki insanın yüzüne çarpıyor: Hüküm bozuluyor, yargılama yeniden görülüyor, fakat tutukluluk bitmiyor. Yıllar geçiyor, yaş ilerliyor, sağlık bozuluyor; devletin cevabı yine aynı kapının kapalı tutulması oluyor. Bunun adı tedbir olmaktan çoktan çıkmıştır. Bir tedbir on yılı aştığında, geri döndürülemez sağlık zararları doğurduğunda ve daha hafif önlemlerin neden yetersiz olacağı somut biçimde açıklanmadığında, artık ortada masumiyet karinesini içi boş bir söze dönüştüren fiilî bir cezalandırma vardır.
Elbette hükümet, her sıkıştığında yaptığı gibi “Kararı bağımsız mahkemeler verir” diyerek sorumluluktan uzaklaşmaya çalışacaktır. Ne kadar kullanışlı bir cümle! Siyasî iktidar, yargı kararlarını överken bütün başarıyı kendi hanesine yazıyor; hukuksuzluk eleştirisi geldiğinde ise bir anda kuvvetler ayrılığının en ateşli savunucusuna dönüşüyor. Oysa yürütmenin yıllardır kullandığı düşmanlaştırıcı dilin, yargı üzerindeki siyasî iklimin ve hasta mahpuslar konusundaki seçici yaklaşımın sorumluluğu bir cümleyle silinemez. Mahkemeler karar verir; ama hukuku zehirleyen iklimi üretenler de siyasî sorumluluktan kaçamaz.
İşbilen’in sağlık durumu artık bu tartışmanın en yakıcı tarafıdır. Kamuya açık haberlerde cezaevinde iki kez beyin felci geçirdiği, boyunluk kullandığı ve Temmuz 2025’te duruşma sırasında fenalaşarak hastaneye kaldırıldığı bildirildi. Tıbbî dosyanın tamamı kamuya açık olmadığı için bilmediğimiz teşhisleri varmış gibi yazmak doğru olmaz. Fakat bilinenler bile yeterince ağırdır. Seksen yaşında, uzun yıllardır cezaevinde tutulan, iki kez nörolojik rahatsızlık geçirdiği ve mahkeme salonunda fenalaştığı bildirilen bir insan için daha neyin olması bekleniyor? Tahliye talebinin ciddiye alınması için cezaevinden tabutla mı çıkması gerekiyor?
Bu soru serttir; çünkü önümüzdeki gerçek serttir. İnsan hayatını tehdit eden bir tablo karşısında nazik cümleler kurarak gerçeği yumuşatmanın kimseye faydası yok. Cezaevi kapısı tabut kapağına dönüştürülemez. Hukuk, insan öldükten sonra yapılan açıklamaların ve açılan göstermelik soruşturmaların adı değildir. Hukuk, tehlikeyi önceden görüp hayatı koruyabilme iradesidir. Devletin görevi bir mahpusun ne kadar daha dayanabileceğini sınamak değil, onun yaşamını korumaktır.
Anayasa’nın 17. maddesi yaşamı ve beden bütünlüğünü, 56. maddesi sağlık hakkını güvence altına alıyor; 61. maddesi yaşlıların devletçe korunacağını açıkça söylüyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkı ve insanlık dışı muamele yasağı da cezaevi duvarlarının dışında bırakılabilecek hükümler değildir. AİHM’in Gülay Çetin/Türkiye kararının Türkiye’ye öğrettiği, fakat iktidarın belli ki öğrenmek istemediği şey açıktır: Ağır hasta bir tutuklunun acısına kayıtsız kalmak, yalnız kötü yönetim değil, insanlık dışı muamele sorumluluğu doğurabilecek bir hukuk ihlalidir.
5275 sayılı Kanun’un hastalık nedeniyle infazın geri bırakılmasına ilişkin 16. maddesi doğrudan hükümlüler için düzenlenmiştir. İşbilen ise bozma sonrası devam eden yargılamada tutuklu statüsündedir. Bu fark, devlet lehine değil, tam tersine İşbilen lehine daha güçlü bir koruma gerektirir. Hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet olmayan bir kişinin, yaşı ve ağır sağlık riskleri ortadayken, adlî kontrolle serbest bırakılmasının neden mümkün olmadığı somut biçimde açıklanmalıdır. Konutu terk etmeme, yurt dışına çıkış yasağı, güvence ve düzenli bildirim gibi tedbirler varken, seksen yaşındaki bir insan için hâlâ en ağır tedbire sarılmak hukukî zorunluluktan çok cezalandırma ısrarı görüntüsü vermektedir.
Devlet intikam almaz. Devlet kin tutmaz. Devlet, hasta bir insanın nabzını siyasî sadakat ölçer gibi saymaz. Bunları yaptığı anda devlet olma vakarını kaybeder ve elindeki gücü kişisel ya da siyasî hesaplaşmanın aracına dönüştürür. İlhan İşbilen’in geçmişte AK Parti milletvekili olması bu dosyanın en ağır ironisidir. Bir zamanlar aynı siyasî çatının altında bulunduğunuz bir insanın bugün geldiği hâl, iktidarın sadakat anlayışını da adalet anlayışını da sorgulatmaktadır: Yanınızdayken her kapı açık, karşınıza geçtiğinde bütün hukuk yolları mı daralıyor?
Hükümete düşen, bu sorulara hamasetle cevap vermek değildir. İşbilen’in bütün sağlık kayıtlarının bağımsız uzmanlardan oluşan bir kurul tarafından gecikmeksizin değerlendirilmesini, savunmanın raporlara tam erişimini ve tutukluluk durumunun gerçek anlamda yeniden incelenmesini sağlamak devletin pozitif yükümlülüğüdür. Mahkemenin yapması gereken ise on yıl önce yazılmış klişeleri yeniden sıralamak değil; bugünkü yaşı, bugünkü sağlık durumu ve bugünkü yargısal tablo üzerinden ölçülü bir karar vermektir. Bu koşullarda adlî kontrol uygulanarak derhâl tahliye, bir lütuf değil, hukukun gereğidir.
İlhan İşbilen elbette yargılanabilir; fakat yargılama adı altında hayattan koparılamaz. Hakkındaki iddialar elbette incelenebilir; fakat savunma hakkı kısıtlanarak verilen ve daha sonra bozulan hükümler, sonsuz tutukluluğa mazeret yapılamaz. Devletin ceza verme yetkisi vardır; bir insanı yavaş yavaş ölüme yaklaştırma yetkisi yoktur. Bunu birbirine karıştıran anlayış adalet üretmez, yalnız korku ve öfke üretir.
Bir gün bu dava mutlaka bitecek. Dosyalar kapanacak, hâkimler değişecek, iktidarlar gidecek. Fakat seksen yaşındaki bir insandan alınan yıllar geri gelmeyecek. Eğer sağlık açısından geri dönülmez bir sonuç ortaya çıkarsa, hiçbir resmî açıklama, hiçbir bürokratik cümle ve hiçbir “mevzuata uygun işlem yapıldı” savunması bu sorumluluğu ortadan kaldırmayacak. Çünkü bazen hukuk ihlali, yapılan bir işlemden değil; yapılması gerekeni bile bile yapmamaktan doğar.
Bir iktidarın gerçek yüzü, dostlarına sunduğu imkânlarda değil, düşman gördüklerine tanıdığı hukukta görünür. İlhan İşbilen dosyası bugün hükümetin önünde duran böyle bir aynadır. O aynada görünen şey ne güçlü devlet ne de tarafsız adalettir. Görünen, gücünü seksen yaşındaki hasta bir insan üzerinde ısrarla sergileyen, merhameti zayıflık ve tahliyeyi yenilgi sanan katı bir iktidar anlayışıdır. Hükümet bu görüntüden rahatsızsa aynaya kızmak yerine, yaptığına bakmalıdır.
İlhan İşbilen derhâl, uygun adlî kontrol tedbirleriyle tahliye edilmelidir. Çünkü bu saatten sonra cezaevinde geçireceği her gün, yalnız onun ömründen eksilen bir gün değildir; Türkiye’nin hukuk devleti iddiasından da eksilen yeni bir parçadır. Cezaevi kapısını bir insanın üzerine kapatmak kolaydır. Asıl devlet ciddiyeti, hukuk ve vicdan “artık yeter” dediğinde o kapıyı açabilmektir.

