Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin 10 Temmuz 2026 tarihinde Ekrem İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi dosyasındaki diğer sanıklar hakkında yaptığı açıklama, Türkiye’de bir süredir devam eden yargı bağımsızlığı ve adil yargılanma tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Açıklamanın içeriği kadar, bu açıklamaya verilecek tepkinin niteliği de önemlidir. Çünkü mesele, yalnızca belirli bir siyasi aktör hakkında yürütülen ceza yargılaması değildir. Asıl mesele, ağır suçlamaların yöneltildiği, yüzlerce sanığın bulunduğu ve kamuoyunun yakından izlediği bir davada, yargılamanın adil yürütüldüğüne ilişkin güvenin korunup korunamadığıdır.
Öncelikle kavramları yerli yerine koymak gerekir. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri bir mahkeme değildir. Bir kişinin suçlu ya da suçsuz olduğuna karar vermez; ulusal mahkemelerin yerine geçmez ve davanın sonucunu belirleyecek bağlayıcı bir hüküm kurmaz. Dolayısıyla yapılan açıklama, bir AİHM kararı gibi değerlendirilmemelidir. Bununla birlikte, açıklamayı sıradan bir siyasi beyan seviyesine indirgemek de doğru olmaz. Komiserin görevi, Avrupa Konseyi üyesi devletlerde insan haklarının korunmasını izlemek, sorunlu gördüğü alanlara dikkat çekmek ve devletleri sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmeye çağırmaktır. Bu nedenle açıklama bağlayıcı bir yargı kararı olmasa da, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bakımından ciddiyetle ele alınması gereken kurumsal bir uyarıdır.
Komiserin açıklamasında öne çıkan başlıklar; savunmanın dosyaya ve delillere erişimi, tutukluluğa etkili biçimde itiraz edebilme imkânı, sanıkların duruşmada hazır bulunması, savunmalarını tam olarak sunabilmeleri, silahların eşitliği, masumiyet karinesi ve yargı bağımsızlığıdır. Ayrıca kötü muamele iddialarının etkili, bağımsız ve tarafsız biçimde soruşturulması gerektiği vurgulanmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Açıklamada aktarılan her iddia, kendiliğinden kanıtlanmış bir vakıa hâline gelmez. Hukuki olarak sağlıklı tutum, bu iddiaları kesin gerçekler gibi tekrarlamak değil; yetkili makamların bunları şeffaf biçimde incelemesini ve kamuoyuna denetlenebilir cevaplar vermesini istemektir.
Ceza yargılamasında adalet, yalnızca sonunda verilen hükümle ölçülemez. Yargılamanın başlangıcından sonuna kadar izlenen usul de en az hükmün kendisi kadar önemlidir. Bir sanığın dosyadaki temel delillere ulaşamadığı, tutukluluğun dayanaklarını etkili biçimde tartışamadığı veya duruşmanın esaslı bölümlerinde hazır bulunamadığı iddiası varsa, bu durum doğrudan savunma hakkını ilgilendirir. Savunma hakkı ise bir lütuf değildir. Anayasa’nın 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesiyle güvence altına alınmış temel bir haktır.
Silahların eşitliği ilkesi de bu çerçevede önem taşır. Bu ilke, iddia ve savunmanın matematiksel olarak aynı imkânlara sahip olması anlamına gelmez. Ancak taraflardan birinin diğerine göre açık ve ciddi biçimde dezavantajlı konuma düşürülmemesini gerektirir. Savcılık makamı geniş bir soruşturma dosyasına, delillere ve teknik imkânlara sahipken, savunmanın aynı delilleri inceleme ve bunlara karşı görüş geliştirme imkânı fiilen sınırlandırılıyorsa, yargılamanın biçimsel olarak devam ediyor olması tek başına yeterli değildir. Adil yargılanma hakkı, kâğıt üzerinde tanınan değil, fiilen kullanılabilen bir hak olmalıdır.
Dosyanın kapsamı da savunmaya tanınacak imkânlar değerlendirilirken göz ardı edilemez. Komiserin açıklamasına göre yüzlerce sanığın yer aldığı, binlerce sayfalık iddianamenin bulunduğu ve çok sayıda suçlamanın yöneltildiği son derece hacimli bir yargılamadan söz edilmektedir. Böyle bir dosyada sürat ile adalet arasında hassas bir denge kurulması gerekir. Makul sürede yargılama elbette önemlidir; ancak yargılamayı hızlandırma amacı, sanıkların dosyayı inceleme ve savunmalarını hazırlama imkânını ortadan kaldıracak şekilde kullanılamaz. Usul ekonomisi, savunma hakkının yerine geçmez.
Aynı tarihlerde farklı davalara ilişkin duruşmaların çakışması ve sanık ile müdafilerin birden fazla yargılamayı eş zamanlı takip etmek zorunda kalması da yalnızca takvim sorunu olarak görülemez. Savunmanın etkili biçimde yapılabilmesi için avukatın dosyaya hazırlanması, sanığıyla görüşmesi, delilleri tartışması ve duruşmada hazır bulunması gerekir. Bu koşullar fiilen sağlanmıyorsa, görünürde mevcut olan müdafi yardımının içi boşalabilir. Yargılamada önemli olan yalnızca avukatın adının dosyada yazılı olması değil, savunma görevini gerçek anlamda yerine getirebilmesidir.
Açıklamanın tutukluluğa ilişkin bölümü de ayrıca önemlidir. Tutuklama, ceza muhakemesinde peşin ceza değildir; istisnai bir koruma tedbiridir. Suçlamanın ağırlığı ya da kamuoyundaki tartışmanın büyüklüğü, tek başına uzun tutukluluğu haklı göstermez. Kaçma şüphesi, delilleri karartma veya yargılamayı etkileme riski gibi nedenlerin somut olgularla ortaya konulması ve daha hafif tedbirlerin neden yetersiz kalacağının açıklanması gerekir. Tutukluluğun devamına ilişkin kararların kalıplaşmış gerekçelerle verilmesi, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını zedeler. Hele ki siyasi rekabetin merkezinde bulunan seçilmiş bir kişi hakkında yürütülen yargılamada, bu gerekçelerin toplumun her kesimini ikna edebilecek açıklıkta olması gerekir.
Burada “seçilmiş olmak yargılanmaya engel midir?” sorusu sorulabilir. Elbette değildir. Demokratik meşruiyet, hiç kimseye ceza sorumsuzluğu sağlamaz. Kamu görevinde bulunan kişilerin de suç isnadıyla karşılaşması ve bağımsız mahkemeler önünde hesap vermesi mümkündür. Fakat aynı şekilde, seçilmiş olmak kişinin savunma hakkını zayıflatan veya tutukluluğu sıradanlaştıran bir gerekçe de olamaz. Hukuk devleti açısından doğru ölçü şudur: Kişinin siyasi kimliği ne yargılanmasını engellemeli ne de onu daha ağır bir usule maruz bırakmalıdır.
Bu nedenle tartışmayı “İmamoğlu suçlu mudur, suçsuz mudur?” ikiliğine hapsetmek doğru değildir. Suçluluk konusunda karar verecek olan mahkemedir. Ancak mahkemenin vereceği kararın toplum nezdinde meşru ve ikna edici olabilmesi, yargılamanın açık, denetlenebilir ve adil yürütülmesine bağlıdır. Savunma hakkının gerçekten kullanıldığı, delillerin tartışıldığı, hâkimin iddia makamından da savunmadan da eşit mesafede durduğu bir yargılama sonunda verilen karar, sonucu beğenmeyenler bakımından dahi daha güçlü bir hukuki meşruiyet taşır.
Uluslararası kurumların açıklamalarına karşı geliştirilen “içişlerine müdahale” itirazı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olmakla, insan hakları alanındaki uygulamalarının uluslararası denetime açık olmasını kabul etmiştir. Bu denetim, egemenliğin ortadan kalkması anlamına gelmez; devletin kendi iradesiyle üstlendiği hukuki yükümlülüklerin sonucudur. Elbette uluslararası kurumların değerlendirmeleri de eleştirilebilir. Eksik bilgiye dayanıyorsa, siyasi bir dil kullanıyorsa veya somut gerçeklikle uyuşmuyorsa buna hukuki ve belgeli cevap verilmelidir. Fakat en zayıf cevap, eleştirinin içeriğiyle yüzleşmek yerine yalnızca kaynağını tartışmaktır.
Kanaatimce bu açıklama karşısında yapılması gereken, savunmacı bir refleksle bütün eleştirileri reddetmek değildir. Yargılama makamları ve idari yetkililer, ileri sürülen her ciddi iddiaya somut ve şeffaf cevap vermelidir. Dosyaya erişim hangi ölçüde sağlanmıştır? Tutukluluğun devamını zorunlu kılan somut nedenler nelerdir? Sanıkların duruşmada bulunmalarına ilişkin sınırlamalar hangi hukuki gerekçeye dayanmaktadır? Savunmaların tam olarak alınması için yeterli zaman ve imkân tanınmış mıdır? Kötü muamele iddiaları hakkında bağımsız ve etkili bir soruşturma yürütülmüş müdür? Bu sorulara verilecek ikna edici cevaplar, yalnızca sanıkların haklarını değil, yargının itibarını da korur.
Hukuk devletinde yargıya güven, mahkemelerin eleştirilemez kabul edilmesiyle sağlanmaz. Tam tersine, mahkemelerin işlemlerinin denetlenebilir, kararlarının gerekçeli ve usullerinin adil olmasıyla sağlanır. Yargının gerçek gücü, siyasi tartışmaların dışında kalabildiğini ve kim olursa olsun herkese aynı hukuki güvenceleri sunduğunu gösterebilmesidir.
Bugün Ekrem İmamoğlu ve diğer sanıklar bakımından tartışılan usul güvenceleri, yarın başka bir siyasi görüşten kişi, bir gazeteci, bir kamu görevlisi veya sıradan bir yurttaş için gerekli olacaktır. Bu nedenle adil yargılanma hakkını savunmak, herhangi bir kişiyi ya da siyasi hareketi savunmak değildir. Savunulan şey, devletin cezalandırma yetkisinin hukukla sınırlandırılmasıdır.
Sonuç olarak Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin açıklaması, bir mahkûmiyet ya da beraat hükmü değildir. Ancak görmezden gelinmesi gereken sıradan bir siyasi metin de değildir. Açıklama, Türkiye’de yargının bağımsızlığına, savunma hakkının etkinliğine ve tutuklamanın istisnai niteliğine ilişkin ciddi sorular yöneltmektedir. Bu sorulara verilecek en güçlü cevap, sert siyasi açıklamalar değil; adil, şeffaf ve eksiksiz bir yargılama olacaktır. Çünkü hukuk devletinin asıl sınavı, sonucu önceden belirlemek değil, karar ne olursa olsun herkesin o sonuca adil bir süreç sonunda ulaşıldığına inanmasını sağlamaktır.

